18 Mart Menüsü

IMG_4312

Üniversitenin 2. sınıftaydım ve mart ayındaydık . 18 Mart ‘a çok az kalmıştı ve ben İstanbul’daydım .  Tahsin abimlerdeydim , onların hazine değerinde ki kitaplığını karıştırırken bir yandan da sohbet ediyorduk . Bir anda Tahsin abim ‘ söyle bakalım Çanakkaleli , 18 Mart hakkında ne düşünüyorsun ‘ dedi .

Ben kem küm ederken o önüme Çanakkale Deniz savaşını tüm ayrıntılarını fotoğraflar ve haritalar ile anlatan bir kitap koymuştu bile . Kitaba bakmaya başlayınca öylece kala kaldım . Çünkü aslında bu büyük zafer hakkında bilmem gerekenleri bilmiyordum .

Evet ,damarlarında Türk kanı olan herkes gibi düşünüyordum.  ‘Muhteşem bir deniz zaferi , geçilemeyen Çanakkale , yaşamış olan en büyük lider Mustafa Kemal Atatürk ve beraberinde ki gencecik insanların verdiği insan üstü mücadele .

Ama bu kadardı . Belki 18 mart üniversitesinde okuduğum için biraz daha fazlası. Ama benimde çevremde ki bir çok arkadaşım gibi bu destansı zafer hakkında bildiğim çok az şey vardı. Zamanında muhteşem eğitim sistemimiz sayesinde sadece sınavdan geçer not alabilmek için belli tarihleri , önemli bir iki cepheyi , savaşın muhataplarını ezberlemiştim . Oysa bilmem gereken o kadar çok bilgi varmış ki. Basite , ezbere indirgenemeyecek kadar çok …

Üstelik bilmem gerekenlerin yazıldığı o kadar çok kaynak vardı ki. Çanakkale deniz zaferi ve Gelibolu ile ilgili yazılmış onlarca kitap vardı. Ve ben zaman kaybetmeden okumaya başlamalıydım .

İlk okuduğum kitap Buket Uzuner’in akıcı kaleminden ‘ Uzun Beyaz Bulut ;Gelibolu’ydu. Isınma kitabıydı ve çok sevmiştim . Ama  roman tadında bilgi  tabii ki de yeterli olmayacaktı . Araştırma üzerine yazılmış kitaplar okumalıydım . Sonra kütüphaneden aldığım kitaplar, satın aldığım kitaplar derken okumaya başladım . Kimisini çok ağır ve karışık anlatımından dolayı hiç sevemedim ve nihayete erdiremedim ama bazı kitapları başucu kitabı yaptım ;Erol Mütercimler’in  ‘ Gelibolu ‘kitabı gibi .

Bu konuyu o kadar çok okumama rağmen halen hiç bir şey bilmiyorum . Mesela 15- 16 yaşında savaşın ne olduğunu bile bilmeyen  o gencecik çocukların neler hissettiğini , onların savaşa gidişini izleyen sevdiklerinin neler hissettiklerini , cephede kulağını  yalayarak geçen kurşunu gördüğünde ne kadar çok korktuğunu ama yine de nasıl bu kadar cesur davranabildiğini , havada çarpışan mermileri gördüğünde ‘bir gün geri dönebilecek miyim ? ‘ hayali kurup kurmadığını bilemiyorum .

57. alayı biliyorum . ‘Size ölmeyi emrediyorum ‘ u biliyorum , ama koca bir orduyu yöneten , yaşadığı toprağı canı pahasına korumaya çalışan, ondan kurtarılmış bir vatan bekleyen  yorgun ve tükenmiş  halka verdiği sözü tutmak  için çırpınan büyük komutanın neler hissettiğini bilmiyorum .

Bilgi tektir , öyle değil mi ? Tarihler , cepheler , siperler , antlaşmalar hepsi tarih kitaplarında net bir şekilde var .Herkesin kabul ettiği net bilgiler bunlar. Birde aslında olmayan ama olmuş gibi olan bilgiler var .

Mesela Türk askerinin aç kalması ile ilgili olanlar gibi. Okuduğum hiç bir kitapta 18 Mart menüsü hatırlamıyorum . Bilemiyorum ,belki benim gözümden kaçmıştır ama gerçekten rastlamadım . O yüzden okuduğum üniversitenin ’18 Mart menüsü’ nü görünce şaşırmıştım . Sonra çok yaygınlaşan , paylaşılan bir liste gördüm .

canakkale yemek listesi

 

Erol Mütercimler’in kitabında ‘askerin yemek mönüsü’ bölümü var  (syf; 38-52 arası) .’Cephane kadar önemli olan bir diğer konu’ askerin yemek konusu ve resmi kaynaklardan verilen bilgiye göre ‘Tayinat ve Yem Kanunu’na göre bir erin günlük payı 600 gr un , 250 gr et ya da 125 gramlık pastırma , sucuk , kavurma ya da konserve et, 86 gr pirinç , 10 gr yağ, 20 gr soğan ve tuzdan ibaretti ‘ diyor. Tabii bu miktar her zaman sağlanamıyor , ama günde 250 gr verilmesi gereken et 62 gr’a ve 31 gr’a kadar indiriliyor. Ama en zor şartlarda bile (özellikle lojistikten dolayı) erlere günlük 3.000 kaloriyi sağlayacak yemek verilmesine çalışılmış , sadece taze sebze neredeyse hiç verilememiş. Hatta taze sebze verilememesi bir çok erde ‘iskorpit hastalığına’ neden olmuş .

Biliyorum , savaş çok zor ve yıpratıcı . Gencecik insanlar bu cephelerde göğüs göğüse çatışırken o kadar fazla zorluğa göğüs germişler ki . Aşırı sıcak , soğuk hava , hastalıklar , insanı çıldırtan çoklukta sinekler (bir çok mektup ve  tutulan günlükte en çok zorlanılan durummuş. Hatta bir notta sineklerin hücumunun  ‘ İngiliz taburlarının hücumu kadar öldürücü ‘ olduğunu okumuştum  ) , su sıkıntısı , bit, dayanılamayacak ağırlıkta ki koku….  Ama yemek konusunda sıkıntı en aza indirilmiş. Aynı cephede yer alan Alman ve Türk ordusunun karavanası çok farklıymış ama sonuçta Türk askerini aç bırakmamak için çok üstün bir çaba gösterilmiş.

Eğer biraz kapsamlı bir araştırma yaparsanız gerçekten savaş sonlanana kadar en azından bu listede ki kadar büyük bir yemek sıkıntısı çekmemiş askerlerimiz . Tutulan notlarda , mektuplarda hep ‘iyi bir yemek ‘ yediklerinden ,arkasından demli bir çay içerken nargile ya da başka bir tütün ürünü kullandıklarından bahsedilmiş.

Hatta hurma ,fındık ,ceviz , leblebi gibi gıdalar hep temin edilmiş. Öyle bol bol değil ama bütün taburlara yetecek kadar . Sadece komutanlara , kumandanlara değil bütün erlere .

1919-1923 yılları arasında  ki ‘Kurtuluş Savaşı’ çok zorlu geçmiş . Zaten bir savaştan çıkmış daha kendini toparlayamamış halk ve ordu yeni bir savaşa girince , ve bu savaş uzun sürünce bu liste  gerçek olmuştur ama Çanakkale Savaşında , Gelibolu cephesinde maalesef ki gerçekleşmemiş. Dediğim gibi biraz araştırınca , okuyunca görüyorsunuz .

Ama ben yine de 18 Mart mönüsünü yapmak istedim . Yağlı buğday çorbasını ve şekersiz üzüm hoşafını yaptığım gün ‘listede ‘ olduğu gibi başka hiç bir şey yemek istemedim ama günün ilerleyen saatlerinde açlıktan ayılıp bayıldım . Üstelik çorba çok doyurucu olmasına rağmen .

Ve işte o zaman bir kez daha Çanakkale Savaşında savaşıp şehit olan tüm askerlerin ruhu şad olsun diyorsun . Bir kez daha minnet ediyorsun , Allah’tan gani gani rahmet diliyorsun .

Bu vatanın ne kadar zor kazanıldığını görmek ya da KANITLAMAK için böyle listelere gerek bile yok . Ne yediklerinin ya da yemediklerinin hiç bir önemi yok . Gelibolu’da kan döken bütün askerlerimizin hepsi  kahramandı , hepsi cesur birer yürekti. Savaş gibi berbat bir şeyin içindeydiler . Üstelik büyük bir çoğunluğu 15- 16 yaşında gencecik insanlardı .

Ve sanırım bir çoğunun  ruhu huzursuzdur ,gençliklerinin yitip gittiği , zorluklarla kazanılan vatanın halini gördükçe. :(

Belki  siz yine de ben bu listenin gerçek olduğuna inanmak istiyorum diyebilirsiniz . Ama ben gerçek olmadığına inanmayı sürdürmek istiyorum . En azından ‘boğazlarından sıcak bir yemek geçiyormuş’ düşüncesi daha mutlu edici.

 

IMG_4329

 

Yağlı Buğday Çorbası

– 1 su bardağından biraz az aşurelik buğday

– 2 çorba kaşığı un

– 2 çorba kaşığı tereyağı

– 1 su bardağı süt

– 1,5 litre su

– 1 tatlı kaşığı pul biber

 

1 litre suda güzelce yıkadığımız buğdaylarımızı kabarıp şişene kadar haşlıyoruz . Ayrı bir tencerede tereyağını eritip , unu güzelce kavuruyoruz. Daha sonra  sonra geri kalan suyumuzu ekliyoruz kavrulan unumuza . Sürekli karıştırmaya devam ederken haşlanmış buğdayımızı ekliyoruz . Kaynamaya başlarken 1 bardak sütümüzü ekliyoruz ve biraz daha karıştırıp kaynamaya başlayınca altını kapatıyoruz .

Servis ederken üzerine yağ ile yaktığımız pul biberden ekliyoruz .

 

 

IMG_4332

Yanına da ‘diyetisyenlerin ‘ kesinlikle yasakladığı ama Karatay hocamızın ‘yemeden olur muymuş hiç ?’ dediği bir parça ekmeği koymayı ihmal etmiyoruz ;

IMG_4331

 

Ve şekersiz , tarçınlı üzüm hoşafı yapmayı .)

 

IMG_4334

 

serrafun

İşte bunlar hep can sıkıntısı

2 Comments

  1. Ah ruhu derin kadın,18 martlarda okudugum yazilardan en guzelini yazmissin.bi anne olarak ocaginda bu yemekleri pişirmis olman senin gönlünün güzelligini gösteriyor..cok haklisin bu vatan kolay kazanilmadi..cümlelerini okurken gözlerimde yaş cocuklarimiz için umutsuzluk vardi içimde…ve ben artik ne zaman o cok sevdigim üzüm hosafini icsem aklima Canakkale gelicek!tesekkur ederim!

  2. Ben de bu listenin gerçek olmadığına inanmayı seçiyorum sanırım. Zaten sen epey okumuşsun bu konuda. Hem zaten vatan için canlarını feda etmiş askerlerin bir de bunu “aç bilaç” yaptıklarını sürekli vurgulayıp, kahramanlık derecesini arttırmaya çalışmak niye?

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.